Halil Ibrahim Yenigun
Nida, 169 (March-April 2015): 10-13.
Publication year: 2015

“Muhafazakâr kültür” kimimize oksimoron bir ifade görünürken, kimimiz için ise muhafazakârlar ülkenin (millî) kültürünün hamiliği vasfını taşıyor. Bu minvalde Türkiye’nin paralel toplumlara bölünmüşlüğünün kendini en çok kültür savaşlarında gösterdiğini söylemek de çok abartılı bir iddia olmasa gerektir. Gerçekten de birçok politika sorununda çok-kutuplu, çok parçalı bir yapı arz eden ülkemiz, edebiyat ve sanat konularında geçmişi Cumhuriyetin çok daha erken yıllarına kadar götürülebilecek bir ayrışmanın mecrasında biteviye akmışa benziyor. Kritik dönüm noktalarında teşekkül eden yapı ve örüntülerin süreğenliği yer yer ve dönem dönem başka coğrafyalarda da görülebilecek olsa da belli istisnalar haricinde sağ-muhafazakârlar ile her türlü fraksiyonlarıyla solun Türkiye’de Soğuk Savaşı özellikle edebiyat ve sanatta kıyasıya sürdürüyor olması izaha değer bir durum olma niteliğini koruyor. Bununla birlikte muhafazakârlığın tepeden bütün kesifliğiyle toplumun bütün menfezlerine nüfuz ettiği bir vasatta kültürle kurduğu ilişki her lâhzasında yeniden değerlendirmeyi de gerektiriyor ve kimi noktalarda da teorik tartışmaları icbar ediyor. Sözgelimi siyasal iktidarların muhafazakârların hükmü altına girdiği durumlarda muhafazakârlığın özgün karakteri kültür politikalarına nasıl akseder? Muhafazakârın yeni makbul vatandaş hâline geldiği bir kültürel iklim, kültürel üretimde ne gibi yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır?

Esasen bu tür soruların ele alınacağı bu yazıda ayrıca fikriyat düzleminde onyıllardır sağ-muhafazakârlıktan ayrışma ve özgünleşme çabası vermiş bir kültürel alt grup olan İslâmcıların muhafazakâr kültürel hegemonya teşekkül süreçlerinin neresinde yer aldığı üzerine de kafa yoracağım. Basitçe “bayağılığın” veya daha da ileri giderek “pespayeliğin idealizasyonu” şeklinde adlandırabiliriz bu süreçlerin kültürel yekûnunu. Fakat demokratikleşmenin çoğunlukçu ilk evresini yaşayan bir ülkede diğer taraftan kültürün endüstrileşmesi, sermayenin yeni muhafazakâr gruplar lehine el değiştirmesi, neo-liberal küresel birikim modellerinin süregelen tahakkümü ve nihayet kültür kavgalarının yeni ana mecralarından biri olarak sosyal medyanın güçlenmesi birçok makro sürecin denkleme alındığı bir değerlendirmeyi gerektiriyor.