Publication Types:

İktidarın Soykütükleri: Devlet Mitosu [Genealogies of Power: The Mythos of State]

2. Turkishiv. Magazine Articles
Halil Ibrahim Yenigun, Cengiz Çağla, Muhammed Yasir Bodur
Nida, 178 (November-December 2016).
Publication year: 2016

Öncelikle Sivil Ses ekibine böyle bir programı düzenledikleri için teşekkür ediyorum. Hakikaten son derece iddialı on oturumluk bir seri program. Biz arkadaşlarla tasarlama sürecinde de istişare etmiştik. Okulda bir araya geliriz, daha büyük ümitlerle, daha farklı bir çalışma yaparız diye düşünmüştük. Fakat kısmet burayaymış. Tabiî süreçler bizi ister istemez sokağa atıyor, bir atılma hâlindeyiz devamlı. Ama bu, aslında felsefenin yuvasına dönmek anlamına da geliyor. Biliyorsunuz, bir Sokrates figürü vardır, sokak sokak dolaşır ve felsefeyi sokakta yapar. Çünkü bilgi hakikaten akademi denen kuruma, o kurumlaşmaya mahpus kalmış bir şey değildir. Bilgi, ahlâkî sorumluluğunu da üstlenmiş ve erdem peşinde olan bir filozofun herkesle birlikte yürüttüğü bir faaliyettir. Bence işte böyle bir hayrı da var bu süreçlerin. Biz bir anlamda Sokratik âna geri dönüyoruz. İnşallah, hangi çatı altında olursa olsun, böyle ortamlarda buluşarak, konuşarak, tartışarak birlikte hakikat yolculuğuna devam edeceğiz.
Bu yaşanan süreç bir bakıma bilginin ahlâk ve erdemle yakın ilişkisini net bir biçimde ortaya koyuyor. Ben şahsen böyle düşünüyorum, dolayısıyla herhangi bir konuda ümitsizleşmek, ye’se düşmek üstümüze düşmez. Biz yine bu şekilde devam edeceğiz. Ne kadar kişi kalırsak kalalım buluşmalara ve hâlleşmelere devam edeceğiz ve bilgiyi bulabildiği her türlü yuvasında veya sokakta insanlarla paylaşacağız.

Muhafazakâr Kültür Olur mu? [Is there a Conservative Culture?]

2. Turkishiv. Magazine Articles
Halil Ibrahim Yenigun
Nida, 169 (March-April 2015): 10-13.
Publication year: 2015

“Muhafazakâr kültür” kimimize oksimoron bir ifade görünürken, kimimiz için ise muhafazakârlar ülkenin (millî) kültürünün hamiliği vasfını taşıyor. Bu minvalde Türkiye’nin paralel toplumlara bölünmüşlüğünün kendini en çok kültür savaşlarında gösterdiğini söylemek de çok abartılı bir iddia olmasa gerektir. Gerçekten de birçok politika sorununda çok-kutuplu, çok parçalı bir yapı arz eden ülkemiz, edebiyat ve sanat konularında geçmişi Cumhuriyetin çok daha erken yıllarına kadar götürülebilecek bir ayrışmanın mecrasında biteviye akmışa benziyor. Kritik dönüm noktalarında teşekkül eden yapı ve örüntülerin süreğenliği yer yer ve dönem dönem başka coğrafyalarda da görülebilecek olsa da belli istisnalar haricinde sağ-muhafazakârlar ile her türlü fraksiyonlarıyla solun Türkiye’de Soğuk Savaşı özellikle edebiyat ve sanatta kıyasıya sürdürüyor olması izaha değer bir durum olma niteliğini koruyor. Bununla birlikte muhafazakârlığın tepeden bütün kesifliğiyle toplumun bütün menfezlerine nüfuz ettiği bir vasatta kültürle kurduğu ilişki her lâhzasında yeniden değerlendirmeyi de gerektiriyor ve kimi noktalarda da teorik tartışmaları icbar ediyor. Sözgelimi siyasal iktidarların muhafazakârların hükmü altına girdiği durumlarda muhafazakârlığın özgün karakteri kültür politikalarına nasıl akseder? Muhafazakârın yeni makbul vatandaş hâline geldiği bir kültürel iklim, kültürel üretimde ne gibi yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır?

Esasen bu tür soruların ele alınacağı bu yazıda ayrıca fikriyat düzleminde onyıllardır sağ-muhafazakârlıktan ayrışma ve özgünleşme çabası vermiş bir kültürel alt grup olan İslâmcıların muhafazakâr kültürel hegemonya teşekkül süreçlerinin neresinde yer aldığı üzerine de kafa yoracağım. Basitçe “bayağılığın” veya daha da ileri giderek “pespayeliğin idealizasyonu” şeklinde adlandırabiliriz bu süreçlerin kültürel yekûnunu. Fakat demokratikleşmenin çoğunlukçu ilk evresini yaşayan bir ülkede diğer taraftan kültürün endüstrileşmesi, sermayenin yeni muhafazakâr gruplar lehine el değiştirmesi, neo-liberal küresel birikim modellerinin süregelen tahakkümü ve nihayet kültür kavgalarının yeni ana mecralarından biri olarak sosyal medyanın güçlenmesi birçok makro sürecin denkleme alındığı bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Cemaleddin Afgani: Mücadelesi ve Islah Mirası [Jamaladdin al-Afghani: His Struggle and his Reform Legacy]

2. Turkishiv. Magazine Articles
Halil Ibrahim Yenigun, Yusuf Enes Sezgin (ed.)
Tasfiye 47, (May-June 2014): 62-82.
Publication year: 2014

Bugün, Afgani’nin vefat yıldönümü ve biliyorsunuz İstanbul’da vefat eden Afgani, hayatıyla, ölümüyle aslında hayatının her türlü detayıyla tartışma konusu olan bir isim. Türkiye açısından daha da enteresan bir durum arz ediyor çünkü Cemaleddin Afgani halen, yani şu zamanda bile adeta yaşayan bir insan gibi karalama kampanyasına maruz bırakılıyor. İsmini Google’da arattığınız zaman şu an kendisinin, tıpkı bir siyasi veya siyasetçilerin operasyon yürüttüğü insanlar aleyhinde nasıl bir kampanya varsa, aynı o şekilde yaşayan bir insan gibi bir medya kampanyasına maruz kaldığını görebiliyorsunuz.

Hayrettin Karaman’la “Laik Düzende Dini Yaşamak” yahut Siyaset Fıkhının Sınırları ["Practicing Islam in a Secular Order" with Hayrettin Karaman, or the Limits of Political Jurisprudence]

2. Turkishiv. Magazine Articles
Halil Ibrahim Yenigun
Birikim, Monthly Socialist Cultural Magazine, 303- 304 (June-July 2014): 203-210.
Publication year: 2014

Türkiye Müslüman ve İslâmcı düşüncesi açısından Hayrettin Karaman ismi “camiadışı” kesimin havsalasının pek kolay alamayacağı bir mana taşıyor. Türkiye’deki ortalama din algısı itibariyle AKP’nin giriştiği ve son bir yıldır çok daha ortaya dökülmüş tartışmalı kimi icraatların siyasal ve sosyal ahlâkla bağdaştırılması güçleştiği ölçüde Karaman’ın olanca özgüven ve sarahatle tekrar tekrar sunduğu apolojiler dikkat ve tepki çekiyor. Diğer köşeyazarları sert eleştirilerini dillendirdikçe karşılarında profesör ünvanlıların “Hayrettin Karaman sadece Hayrettin Karaman değildir.. bir anlamda sendir ve bendir. Hayreddin Karaman Türkiye’dir” şeklindeki abartılı sahiplenmelerini buluyorlar. Sahiden Karaman’ın yakın tarihimizde tuttuğu yer “parti müftüsü” karikatürleştirmeleriyle geçiştirilebilecek bir konum olabilir mi? Türkiye’de kimi yönlerden giderek kutuplaşan mufahazakâr ve seküler kesimler arasında bir din bilginine ilişkin bu algı uçurumunu anlamlandırmamızı sağlayacak ipuçları nerede bulunabilir? Elli yıldır dinden hareketle kurduğu ve sıklıkla polemiklere yol açan argümanlarını kamuoyu önünde cesaretle söylemekte olan Karaman’ın hangi özelliklerinde aranmalıdır? Temsil ettiği kesimin muhalefetten iktidara yürüyüş sürecinde İslâmcı entelijansiyadaki birçokları için söylendiği gibi Karaman’ın devlet ve iktidara ilişkin siyasal algısında makas değiştirmeler yaşanmış mıdır? Yoksa siyasala ilişkin tasavvurları süreklilik arz eden bir aydınla mı karşı karşıyayız? O hâlde birçok sekülere ve kimi İslâmcılara ürkütücü gelen ve otoriter, çoğunlukçu, hatta gettocu algılanan fikirleri çağdaş İslâm siyasal ufkunun neresindedir? Kendisiyle aynı ontolojik kaynaklardan hareketle geliştirilebilecek alternatif hatta zıt etiko-politik tasavvurlar mümkün müdür? Böylesi bir alternatif bakışla Karaman’daki temel sorun nasıl tanımlanabilir?